
hoşgörü, içine “ben”i katan kavram, bencillik var içinde. “anlamak”sa,”ben”i değil karşıdaki kişiyi dikkate almak,karşıdaki kişinin kişiliğine göre değerlendirerek, kişiliğine saygı duyarak “anlamak”
aşağıdaki alıntının çağrışımı yukarıdaki birkaç cümle…şimdilik…bu konuda uzun uzun yazmak gerek.
“Tıpkı, son zamanlarımızın düşünsel gözdesi olan “öteki” ve “ötekileştirme” ile bunların peşine taktığımız “hoşgörü” kavramları gibi.
Aslında her üçünün de amacı, insanı insan kılan bütün değerlerin ve niteliklerin can düşmanı olan “ayrımcılık” ile savaşmak, düşünce ve uygulama düzleminde dikkatleri bu korkunç olguya yeterince çekmektir.
Peki bizler, ülkemizde bu kavramları her zaman bu anlamda ve bu amaçla kullandığımızdan gerçekten emin olabilir miyiz? Yoksa, bu alandaki belli bir bilgi eksikliğinden ötürü, “öteki”,“ötekileştirme” ve “hoşgörü” derken, yeni “ötekileştirmelere” zemin hazırlamamız gibi bir tehlike de var mı? Hele hele, “ötekileştirme”nin bir çözümü olarak “öteki”ne “hoşgörü” ile bakmayı çare yerine önerdiğimizde, bunun en somut sonuçlarından birinin karşımızdakinin ötekiliğini “pekiştirmek” olacağının farkında mıyız? Çünkü hoşgörü nedir? Karşımdakinin benim benimseyemeyeceğim, hatta belki de bana ters gelen bazı nitelikleri vardır ve ben onları kendime göre değil, ama karşımdakinin kişiliğine göre değerlendirmek ve anlamak için çaba harcayacağım yerde, “bağışlamak” yoluna giderim.
Karşımdakini “anlamak” yerine onu “bağışlamak” – bu “bağışlama” hakkı kendime, karşımdakinin kişiliğini yeterince değerlendirerek değil, fakat sırf ben “ben” olduğum için tanıdığım bir hak değil midir? Ve ancak bir suç ya da kusur bağışlanabileceğine göre, karşımdakinin kendi kişiliğinden kaynaklanan niteliklerini suç ya da kusur sayma hakkını bana kim vermiş olabilir?
Başka deyişle, onu hoşgörmeye nasıl cüret edebilirim?
Kulağa ne kadar sert gelirse gelsin, bu yapısıyla hoşgörü, yüce gönüllülük falan değil, ancak “hoşgörülen”in kişiliğine yönelik bir “cinayet aracı” olabilir. Ötekileştirmeyi önleme amacını veya niyetini böylesine karanlık olabilecek bir kavram temeline yerleştirmenin olası sonuçları üzerinde haftaya duracağım.
Ahmet CEMAL 25 Mayıs 2012 - Cumhuriyet http://cumhuriyet.com.tr/?hn=340176
bu şarkıya ne söylesem, ne yazsam az…
öyle güzel ki

Kabak reçeli…bu ne balkabağı (antakya da daha iri dilimlerle balkabağını kireçte bekleterek tatlı yapıyorlar.) ne de sakız kabağı. bambaşka bir kabak, helvacı kabağı. http://tr.wikipedia.org/wiki/Helvac%C4%B1_kaba%C4%9F%C4%B1 oldukça lifli bir kabak.
annemin anneannesi yani annebüyük’ün (kuzenlerim ve ben büyükanne değil annebüyük derdik) meşhur kabak reçeli…küp küp kesildikten sonra kireçte birkaç saat bekletilen o tadına doyulmaz reçel.. hiç bitmesin istersiniz ama çabucak bitiverir..aynı kabaktan börek de yaparmış annebüyük…kabak pişirilip böreğin içine biraz karabiber, biraz şeker konup fırına verilir, yerken de içine süt atarsınız..her damak tadına uymasa da seven için tadına doyulmaz bir lezzettir..
bu reçeli yapmak her zaman mümkün olmaz, çünkü helvacı kabağına her zaman rastlamak mümkün değil.
geçmişten gelen tatlar, içlerinde anılar barındırırlar.

“Kışın karlarla kaplı dağlarda yaşasam,kışı tüm güçlüğüne rağmen kara doya doya yaşasam. İlkbaharda, doğanın uyanışını sadece kuş sesleri, sinek ve arı vızıltısı, çiçek kokusu eşliğinde izleyebileceğim bir yerde yaşasam. Yazın zeytin ağaçları,begonviller arasında dalga seslerinde kaybolsam.
Göçebe olmak…Kuşlar gibi konar göçer olmak istiyorum.Öyle bir süreliğine değil. Kışın karın peşinde,baharda kuşlarla kelebeklerin peşinde,yazın zeytin ağacı gölgesi peşinde,sonbaharda düşen yaprakların ve rüzgarın peşinde ama tamamen doğanın içinde,bir süreliğine değil öyle…bir ömür geçsin böyle…gezginlik değil, geçici heves değil kastettiğim, yaşamak tamamen doğanın içinde yaşamak. dağların en ıssız yerinde, ormanın en ücra köşesinde, denizin en tenha koyunda yaşamak bahsettiğim, sadece doğa ” yazmıştım daha önce.
İşte böyle bir yerde yaşamak kastettiğim, hayal ettiğim. böyle bir yerde mayısın sonundan haziranın sonuna kadar kalsam. sonra begonviller ve zeytinağaçları diyarlarına, dalga seslerine doğru yol alsam…
göçmenlik zor demeyin, göçün getirdiği zorlukları, yaşanılanları dinleyerek büyüdüm, ailem Rumeli göçmeni. zoraki göç, varını yoğunu kaybedip yeni bir hayata başlamak nasıl da zordur öğrendim dinlediklerimden.
hayal ettiğim hiçbir zorunluluk taşımayan, keyfi gönüllü göç..
(Source: pekguzelseyler)

croissant hakkında bilmediklerim(iz)
Croissant, Viyana, Türkler
Kuzey İtalya’da “brioche”, güneyde “cornetto”, Fransa’da “croissant”. Sabah kafelerde ayaküstü yapılan kahvaltılarda kahveye eşlik eden yarım ay şeklindeki croissantının Viyana’yı işgal eden Osmanlılardan kurtulmanın şerefine bir Avusturyalı fırıncı tarafından üretildiğini duymuştum. Yemek kültürü konusunda araştırmalarıyla tanına Gianni Moriani, yeni çıkan kitabında croissant ın tarihini belgelr ışığında aydınlatıyor. Moriani, Venedik Ca’Fosscari Üniversitesi’nde “Kültür, Gıda ve Şarap” konulu yüksek lisans programının mimarı. TerraFerma’dan çıkan “Kornet ve Cappucino, İtalyan usulü Kahvaltının Tarihi ve Talihi” adlı kitabında Fransızcada croissant adıyla anılan brioche’un Fransa’dan önce Venedik’te üretildiğini, Venedik halkının 1683’te Viyana’ya giren Türklerden kurtulmanın sevinciyle Avusturyalu bir fırıncının keşfi olan brioche’la tanıştığını anımsatıyor….Gianni Moriani, yemek kültürü ve tarihine ışık tutan kitabında leziz bir cappucinonun hazırlanmasında önemli bir role sahip, kahveye tat katan bu nitelikli suyun İstanbul’dan Venedikli tacirler tarafından şehre getirildiğini yazıyor. Cappucino İtalya’da öylesine seviliyor ki, Goldoni bu köpüklü kahve için bir komedi kaleme alırken, Bach’ın da bir beste yaptığı dile getiriliyor. Osmanlıların Viyana’yı fethettiği dönemde dönemin papası Marco da Aviano’yu Viyana’daki büyük düşman Türk’ün karşısındaki Katolik birliğine başkanlık etmesi için gönderiyor. Viyana’da bir kahveye giden diplomat kendisine sunulan kahvenin acımtrak tadından hoşnut kalmayınca biraz su ve süt eklemelerini istiyr. İşte cappucinonun Avusturya’daki versiyonu Kapuziner , İtalyan diplamatın daha tatlı bir tat arayışı sırasında tesadüfen keşfediliyor. Cappuc,no corissantsız düşünülemeyeceği için Gianni Moriani, kitabında croissant’ın da geçmişini araştırıyor. Fransızca’da croissant “büyüne/gelişen” anlamına geliyor. ” Türk bayrağındaki yarım ay gibi ” yazıyor Moriani. Çünkü croissant ın keşfiyle Türklerin Viyana’yı fetih girişimi arasında bir ilişki var. Yıl 1683. Osmanlı ordusu Avusturya başkentini gece işgal etmeyi planlıyor. Ancak Osmanlı ordusunun gece atağı Viyanalı fırınların gece işbaşı yapmaları nedeniyle gerçekleşemiyor. Viyana’nın işgali suya düşünce Hristiyan nüfusun Türk işgalinden kurtulmasının şerefine yarım aydan esinlenen bir tatlı üretildiğini anlatıyor Moriani. Avusturyalıların “kipferl” diye adlandırdığı croissant , simgesel anlamda Osmanlı ordusunu yiyen Batı’yı temsil ediyor. Moriani’ye göre, Venedik ile Avusturya caoğrafi açıdan yakın olduklarından corissant ın Fransa dan önce Venedik’e gelmiş olması kuvvetli bir olasılık. 16. yüzyılda Venedik’te “chifel” adıyla anılan bu croissant konusunda çok sayıda yazılı belge olduğunu da analtıyor Moriani. Köpüklü cappucinolar, tereyağlı croissant ların tadında işte bu tarihi öykü saklı” Aslı Kayabal 30.01.2011 Cumhuriyet

fotoğraf, bir bağlaç; kimi zaman iki insanı birbirine bağlayan, kimi zaman doğa ve insanı birbirine bağlayan, kimi zaman da nesnelerle, dokularla,detaylarla insanı birbirine bağlayan. fotoğraf, insanı doğayla ve nesnelerle bambaşka bir dilde konuşturur. göze çarpan her ayrıntı, farklı her ışık fotoğraftır artık.
(Source: metanaston-tis-kardias, via jokersin)
“Dış dünya senden hiçbir şey alamaz ve aklını da sen kendin karıştırmadığın müddetçe karıştıramaz. Sağduyu sahibi insanının kaybedeceği hiçbir şeyi yoktur. Zaman içinde olup bitenler, onlara katılmayı reddettiğin sürece, senin karşında güçsüzdür;zamnın çılgınlığı ise sen zihninin berraklığını korudukça gerçek anlamda sıkıntı kaynağı olamaz.Ve yaşadığın en kötü şeyleri, görünüşte aşağılayıcı olanları, kaderin sillelerini ancak onların önünde zayıflığını gösterecek olursan hissedersin; çünkü senden başka kim onlara değer verebilir, ağırlık tanıyabilir,onların zevk ya da acı kaynağı olmalarını sağlayabilir? İç dünyasında özgür kalabilen kişi, dışarıdan gelen en ağır baskıya bile göğüs gerebilir” Montaigne- Stefan Zweig
Aslında bununla ilgili yazılacak çok şey var, ama şimdilik yazmıyorum üşengeçliğimden.
hello my love
it’s getting cold on this island…
her yeni doğan günle yenilenen, tazelenen bir ruh…