feel the melody of life
Home    Info    Ask
About: 

how long will I love you/as long as stars are above you/ and longer if I may

right before the you close your eyes
whispering your prayers
when the sandman blows your eyes i ll be there

when you wake up in the night
sounds the second stair
that creaks under the careless foot i ll be there

gather roses while you may
while the bloom is full
for the blossom soon will fade
and the bloom grow dull

right before the morning light
creeps soft upon the sill
when the shadows chase the night i never will

when your voice is softly heard
singing in the morning air
but the note does not ring true i ll be there

right before you sleep at night
closing up the blind
in the window?s black embrace if you find

the face of a lover long-forgot
forgotten eyes, forgotten hair
forgotten words that stretch like salt i ll be there”

You’re like a mirror, reflecting me
Takes one to know one, so take it from me

pure joy…

pür neşe, saf neşe…

sıradan bildik her şeyi ilk kez keşfediyor olma hissini hiç kaybetmemek :)

minicik küçücük şeylerin vereceği verdiği coşkunun farkında olmak :)

İşte pür neşenin, saf neşenin kaynağı

Karayolları 2. Bölge Müdürü’nün açıklamasına diyecek yok. Trafik ışıklarında bekleyen araçların egzozu zarar veriyormuş. Sanki o ışıklarda o kadar çok araç bekliyor ki… Egzoz zarar veriyormuş.
Hukuk da mantık da tanımıyorsunuz…

Bu haberleri okudukça, canım acıyor, içim kan ağlıyor.

Huzuru bulduğum yer, hep şimdiki gibi böyle duru ve yeşil kalsın…Tek dileğim bu.

Karayolları 2. Bölge Müdürü’nün açıklamasına diyecek yok. Trafik ışıklarında bekleyen araçların egzozu zarar veriyormuş. Sanki o ışıklarda o kadar çok araç bekliyor ki… Egzoz zarar veriyormuş.

Hukuk da mantık da tanımıyorsunuz…

Bu haberleri okudukça, canım acıyor, içim kan ağlıyor.

Huzuru bulduğum yer, hep şimdiki gibi böyle duru ve yeşil kalsın…Tek dileğim bu.

Gökova’yı da rahat bırakmayacaksınız…
Bırakın orası öyle yeşil, yemyeşil kalsın… Duru, dupduru kalsın…
bırakın gökova yeşiliyle nefes alsın.
viyadükleriniz ve beton bloklarınız uzak olsun..
ruhumun sığındığı,sığınacağı, huzur bulduğu yer de mi betonunuzdan payına düşeni alacak?

Hukuk tanıyacak mısınız?

Gökova’yı da rahat bırakmayacaksınız…

Bırakın orası öyle yeşil, yemyeşil kalsın… Duru, dupduru kalsın…

bırakın gökova yeşiliyle nefes alsın.

viyadükleriniz ve beton bloklarınız uzak olsun..

ruhumun sığındığı,sığınacağı, huzur bulduğu yer de mi betonunuzdan payına düşeni alacak?

Hukuk tanıyacak mısınız?

Swan dive down eleven stories high
Hold your breath until you see the light
You can sink to the bottom of the sea
Just don’t go without me

Go get lost where no one can be found
Drink so long and deep until you drown
Say your goodbyes but darlin’ if you please,
Don’t go without me.

C’est la vie, C’est la mort.
(Such is life, such is death.)
You and me,
Forevermore.

Let’s walk on the road that has no end
Steal away where only angels tread
Heaven or hell or somewhere in between
Cross your heart to take me when you leave

Don’t go
Please don’t go
Don’t go without me

Salkımsöğütün hikayesi

Uzun bir zamandır postlamak istediğim, ha bugün ha yarın derken, ancak dün post ettiğim  özgürlük başlıklı Bülent Ecevit’in özgürlük hakkındaki düşüncelerini alıntıladığım yazının üzerine bu sabah da Mustafa Balbay’ın yazısına denk geldim. Postlamak için oyalanmam, ertelemem iyi olmuş dedim kendi kendime…

Parmaklıkların ardındaki o doğa özlemi… O kadar büyük ki özlemi yazdıklarından hissediliyor.

ve o parmaklıkların ardında bile olsa nasıl da özgür. Özgürlüğü zihninde… elbette ki toprağa basamadan, ağaçlara dokunamadan, ayakalrını denize sokamadan eksik özgürlük ama yine de o özgürlük onun umudunu hiç tüketmeyen.

insan parmaklıkların ardında da olsa özgür, yeter ki zihinleri dogmalar, inançlar köreltmesin.

"Kasımın üçüncü haftasında havalandırmada bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Şiddetlenen rüzgârın bir hediyesi… 7 metre yükseklik, bir de üstüne tel örgüyü aşıp havalandırmaya gelebilen fazla bir şey yoktur.
Arada mevsim böcekleri uğrar. Onlar da anlar, dört yanı beton, zor bir yere geldiğini. Kısa sürede terk eder. Edemezse, son durağıdır…
Rüzgârın önüne katıp getirdiği, bir sonbahar yaprağıydı. Hoş geldin demeye hazırlanır gibi yaklaştım, zarar vermemeye özen göstererek avuçlarıma aldım.
Hemen tanıdım. Bir salkımsöğüt yaprağıydı. Üzerinde çok açık yeşilden sarıya, sarının değişik tonlarından kahverengiye kadar uzanan renk bahçesiyle avcumu kocaman bir parka çevirdi. Dokundum, iyice kurumuş. Zaten iyice kurumadan dökülmez dalından, öyle hatırlıyorum.

***

Tam dalından koptuğu yere dokunup sordum:
- Kimlerdensin sen, anlat bakalım?..
Ankara’da salkımsöğütlerin olduğu yerleri saydım, oralı olmadı. Bulunduğu yeri yadırgadı belki de. Şimdi binlerce yaprakla birlikte toprağın üzerinde gökyüzünü seyredip rüzgârla birlikte dans etmek varken, hiç bilmediği bir yere gelmişti.
Koğuşa getirip çalışma masamın baş köşesine koydum, “burası senin” dedim.
Okuma-yazma arasında sohbet ediyoruz. Ankara’nın en güzel mevsiminin sonbahar olduğunu anlattım ona. Özgürlükte yazdığım sonbahar yazılarından, aklımda kalanları paylaştım…
Bir keresinde “som”bahar diye yazmıştım. Sarının bu kadar çok çeşidinin olduğunu, insan sonbaharı görmese bilemez ki. Hem, o yaprakların tümüyle dökülüp toprakta açtığı, ağacın da çırılçıplak dallarıyla yapraklardan fışkırmış gibi durduğu doğal mucizeyi unutabilir mi insan?
Yapraksız dallar çıplak kalmıştır ama göz hizasına kadar yaklaşıp bakınca, ilkbahar hazırlığını görürsünüz daha kışın başında.
Salkımsöğütleri gözümün önüne getirmeye çalıştım. Yaprağın koptuğu yerin hemen dibinde topluiğne başı kadar minicik bir uç vardır. Yaprak kopup giderken gözü arkada değildir. Kendisinden sonra doğacak olanı görüp çıkmıştır rüzgârla yolculuğuna.
Bir de salkımsöğütlerin ilk sonbahar yağmurlarından sonraki halleri çok hoştur. Dallar yağmur yüklüdür. Altına geçip dalları sarstın mı, sana özel yağmur yağmaya başlar. Yapraklar yüzünü okşarsa daha güzel olur. Her biri usta bir ressamın elindeki fırça gibidir, yüzünüze mutluluk resimleri yapmaya girişirler.
Yağmur sularının yapraklar üzerindeki yolculuğunda seyri doyumsuzdur. Bazen, hatta çoğunlukla yaprağın tam ucunda bembeyaz bir damla durur. Ağaç çiçek açmış gibi olur. Rüzgârla birlikte düşen damlanın yerini yenisi alır.

***

Ağaçların dalları hep gökyüzüne doğrudur. Çok azı aşağı doğru sarkıktır. Salkımsöğüt kadar sarkık olanı yoktur.
Aslında, evvel zaman içinde bizim salkımsöğütlerin de dalları yukarı doğru uzarmış. İnce uzun gökyüzüne tırmanırmış. Yerleşim yerlerinin dışında, ama su kıyılarında yaşarlarmış.
Birbirine kavuşması yasaklanan iki sevgili bir gün gizlice buluşup köyü terk etmiş. Aileler durumu anlayınca hemen peşlerine düşmüş. Sıra sıra söğüt ağaçlarının olduğu bir yerde görünmüşler. Hemen ötesi ırmakmış. Artık bir yere gidemezlermiş.
Ağaca tırmansalar çözüm değil. Suya atlasalar, boğulacaklar. Kavuşamamaya da dönmek istemiyorlarmış.
Tam o sırada ırmağın iki yakasındaki söğüt ağaçları tüm dallarını yere eğmişler. Sevgililer atlamış dallara, arasında kaybolmuşlar. Arkadan gelenlerin görmeleri mümkün değilmiş.
Dalların altında, dallara tutunarak ırmağı geçip özgürlüklerine kavuşmuşlar.
O günden beri söğütler dallarını hep yerde tutarlarmış.
Belki bir çift sevgili bize tutunur…
Özgürlüğe koşar diye…  ” Mustafa Balbay http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/14687/Salkimsogut….html

Hala aynı baskıların olması nasıl da acı bakınız Ayşe Arman 28 kasımdaki röportajı…Aradan yıllar geçmiş hala aynı yerdeyiz. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25217356.asp http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25226125.asp

Mustafa Balbay ‘ın yazısının sonu aşka varınca, buraya da bağladım.

t’s hard to say
you love some one
its hard to say you dont
its hard to learn
to trust someone
but its hard to be without.

So if u think u love some one
try, try, try
because
that one maybe your *only* one

So if you love her
think only of her
take the time tell her today

And when Without her
everything is harder
take the time
drop everything
go tell her today

For every King
you’ll find a queen
that keeps his kingdom strong

oh if love is the food that feeds my heart
then baby
sweet baby
I’m hungry now

oh
So if you think you love some one
try, try, try
because that one may be your one.
So if you love her,
think only of her,
take the time tell her today.

And when with out her,
everythings harder
take the time
drop everything
tell her today

özgürlük

Özgürlük…bencillikten uzaklaşmış, bencilliğe yabancılaşmış özgürlük…

Bülent Ecevit bencilliğe yabancılaşmayı ama kendi olmaktan vazgeçmemeyi, özgürlüğü o kadar iyi tanımlamış ki…

"Bülent Ecevit’in özgürlük konusunda saptamaları tam da günümüze uygun bilgiler içermektedir. Ecevit şöyle diyordu: “Özgür insan kendi özgürlüğüyle yetinmez.
Özgürlüğü yalnız kendine veya kendi gibi düşünenlere ve kendi durumunda olanlara isteyen insan bencildir veya zorbadır.
Bencil insansa, özgür olamaz çünkü bencil insan, kendi kendinin kölesidir.
Zorba insan özgür olamaz çünkü zorbalık özgürlüğe düşmandır.
Özgür insan tüm insanlık için özgürlük ister. Özgür insan herkese karşı özgürdür, fakat herkesle birlikte özgür olmayı özler. Özgür insan topluma karşı özgürdür ama toplumun da özgürlüğünü gözetir. Çünkü özgür olmayan toplumda kendi özgürlüğünün de zorlanacağını bilir.
Özgür insan kendi kendine yabancılaşmadan toplumla bütünleşebilen ve toplumla yabancılaşmadan kendi kişiliğini koruyabilen insandır.
Özgür insan kendini aşabilen insandır.”  Hikmet Altınkaynak

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/10101/Ey_Ozgurluk_.html

"Spin Madly On" theme by Margarette Bacani. Powered by Tumblr.